Begüm Feyzioğlu'nun Hikayesi

UNDER ARMOUR LONGEST NIGHT: RUN OR RIDE – BİSİKLET 30K PARKUR YARIŞI

Tarih: 22 Aralık 2018 gecesi. Yer: Taşdelen Ormanı, İstanbul. Under Armour Run or Ride yarışı için Ankara’dan kalabalık bir grup, “Kolejliler Koşuyor” ekibi olarak yarış alanındayız. Ekipten 8K, 20K, 45K koşacak olanlar var. Ben ise hayatımda ikinci defa bir dağ bisikleti yarışına katılacak; 30K bisiklet parkurunda yarışacağım. Gece düzenlenen bir dağ bisikleti yarışını ilk kez deneyimleyeceğim.

Yarışa hazırlanırken yaptığım araştırmalarda parkur hakkında herhangi bir rapora rastlamadım. Yabancı kaynaklarda çamurda bisiklet sürme tekniklerine ilişkin makaleler bulabildim sadece. Bu işte tecrübeli arkadaşlarım hazırlık aşamasında beni yalnız bırakmadıkları için şanslıydım. Ancak herkesin danışabileceği yakınlarının olmaması ihtimalini düşünerek, hazır yarışı da sağ salim bitirmişken, 30K dağ bisikleti parkurundaki tecrübelerimi aktarmak ve yarışa nasıl hazırlandığım hakkında bilgi vermek istedim. Eyy sevgili okur, işbu yazı benim ilk yarış raporu denememdir. İnsanlık için küçük ancak benim için büyük bir adımdır. Tüm dağ bisikleti severler camiasına armağan ola. Sürçü lisan ettiysek affola.

Ankara’dan Yola Çıkış ve Yarış Öncesi Hazırlıklar

Cumartesi günü yarım gün çalıştığımdan gece yarışları benim için avantajlı oluyor. Mesai bitiminde bisikletlerin ön tekerlerini söküp bagaja birkaç denemede sığdırıyoruz. Birbirlerine sürtüp boyalarının çizilmemesi için aralarına eski bir çarşaf yayıyoruz. Saat 13:00 gibi Ankara’dan yola çıkıyoruz.

Yarış Anadolu yakasında, ulaşım kolay. Hatta Ankara’dan gideceklere karayolundan şaşmamalarını; özellikle bisikletleri varsa uçak veya treni seçmemelerini öneririm. Hem İstanbul’da şehir trafiğine girmemek, hem de yarış sonrası rahat dönmek için otelimizi Taşdelen’e yakın bir bölgeden seçtiğimizden vakitlice varıyoruz.

Otele yerleştiğimizde (ki az sonra anlatacağım sebepten benim için tam bir yerleşme olamadı) dinlenmek için zamanımız var. Yol yorgunluğu mu, haftanın yorgunluğu mu bilinmez, sanki akşamına hiç yarışım yokmuşçasına pijamalarımı giyip anında uykuya dalıyorum. İki saat derin bir uyku çektikten sonra alarmın sesiyle zar zor uyanıyorum. Hangi şehirdeyim, n’apıyorum? Sonra hatırlıyorum.

Yarışta giyeceğim kıyafetleri önceden hazırlamış ve ayrı bir çantaya koymuş olduğumdan hazırlanmam kolay oluyor. Kesinlikle benim fikrim olmayan bu muhteşem tavsiye (bkz. bir yaşam biçimi olarak “son dakikacılık”) bana büyük zaman kazandırıyor ve hiçbir eşyayı unutmamamı sağlıyor.

Üzerime giydiğim kıyafetler:

  • alt ve üst termal içlik,
  • kışlık bib askılı uzun bisiklet taytı, uzun kollu termal t-shirt,
  • su geçirmez mont
  • bere ve polarlı buff, bisiklet eldiveni,
  • çamura karşı ve gece görüşü için antifar özellikli gözlük (hani şu sarı camlılardan)

Yarış esnasında taşıyacağım çantaya koyduğum malzemeler:

  • acil durum battaniyesi, düdük, suluk (zorunlu malzemeler)
  • yedek iç lastik
  • lastik değiştirme ekipmanı (pompa vs.)
  • alyan
  • çakı (olur da bir dala takılırım, bir şey kesmem gerekir.)
  • biber gazı (olur da… … sen konuyu anladın, burası Türkiye)
  • yedek çorap (dere ve çamur geçişleri var malum)
  • yedek eldiven
  • üç tüp tahin pekmez, iki enerji jeli, müsli bar, hurma (yemekleri biraz abartmış olabilirim)
Karakedi Biber hazırlıklarımı itinayla sabote ederken.
Not: Bu fotoğrafın çekiminde hiçbir hayvana zarar verilmemiştir.

Yarış Alanına Gidiş

Otelden çıktığımızda on beş dakika içinde yarış alanına varıyoruz. Burda ufak bir püf noktasına değineyim. Google Maps’e yarışın yapılacağı “Taşdelen Mesire Alanı” yazınca sizi kesinlikle yarış alanına götürmüyor. Ormanın ortasında toprak yolda bir yere bırakıyor. Geçen sene bu bug’ı deneyimlediğimizden (yok canım hiç panik olur muyuz biz? “deneyimledik” sadece); bu sene Maps’e Kardiyum AVM yazmayı akıl ediyoruz. Zira Kardiyum AVM’den yarış alanı 5 dakika. Yarış alanına giriş arabalar için 17 TL, yayalar için 3,5 TL. Biz ücretleri fahiş bulduk ancak yapacak bir şey yoktu. Erken geldiğimizdendir belki ama park yeri sorunu yaşamadık.

Etkinlik alanı

Park ettikten sonra bisikletleri hazırlama, söktüğümüz tekerleri takma, zincirleri yağlama süreci başlıyor. Bu işlem, kontrollerle birlikte, on beş- yirmi dakika sürüyor. Sonunda bisikletler hazır. Suluklar dolu. Gidon üstü ışığı, arka ışığı ve kafa lambası sorusuz çalışıyor.

Taşdelen Mesire Alanında geniş bir etkinlik alanı kurulmuş. Bisikletimi peşim sıra sürüklerken bir yandan da alanda etrafıma bakınıyorum. (Tecrübeli arkadaşlarımdan sıkı tembihliyim: Bisikletini çantan gibi düşün, asla ortalıkta bırakma.)

Bando ekibi müzik çalıyor. Fosforlu boyalarla yüzlerini boyamış koşucular son ısınmalarını yapıyor. Ortam yarıştan ziyade, en uzun gece şerefine verilen bir kutlama partisini andırıyor. Tek farkı bu partide içkiler yerine sınırsız su, mercimek çorbası ve enerji jeli olması. Ayrıca davetlileri bekleyen bolca (daha net olmak gerekirse: “boooolca”) çamur. Partiyi benzersiz kılan da zaten toprakla sudan ibaret bu kokteyl olacak ki katılımcı sayısı her sene artıyor.

Fotoğraf: goshots.net . Longest night pre-party

Etrafıma bakınmaya devam ediyorum ancak itiraf edeyim; biraz farklı bir ruh halindeyim. Tanıdık yüzler görüyorum, selamlaşıyorum ama konuşulanları takip edemiyorum. Aklım beni bekleyen 30 kilometrelik çamur, engebe ve bilinmezlikle dolu parkurda. Dedim ya, benim için bu yarış pek çok anlamda ilk olacak. Bilinmezlik heyecanlandırıyor, dinç tutuyor ama aynı zamanda korkutuyor. Şans eseri daha o gün yolda okuduğum Edip Cansever’in “Ben Ruhi Bey Nasılım?” şiirinin dizeleri aklıma geliyor:

“Çünkü insan yalnızken kat ettiği yollardan Ne zaman geri dönse yeni bir haber getirir”

Yalnız kat edilen yollar ve yeni haberler… Ruhi Bey’den güç alıyorum. Çamuru, soğuğu, karanlığı, lastik patlama ihtimalini, zincirin kopma ihtimalini düşünmek yerine; kendi başıma çıkacağım bu macera bittiğinde getireceğim yeni haberlere odaklanıyorum. Korku yerini meraka bırakıyor.

Burda okuyucu için kısa bir not. Yaptığım işi olduğundan zor, ulaşılmaz göstermek gibi bir niyetim yok. Kafaya koyan herkesin tamamlayabileceği (ve zaten yıllardır da tamamladığı) bir parkurdan bahsediyorum. Gerginliğimin kaynağı, böylesi bir yarışın benim için ilk olması. Hepsi bu, daha fazlası yok.

Start verilmeden önceki on beş dakikaya giriyoruz. Etrafımdakilerle vedalaşıyorum ve hepsine ayrı ayrı şans diliyorum. Nasıl beni uzun ve zorlu bir yol bekliyor olacaksa, onlar da aynı şekilde kilometreler boyunca zorlu bir mücadele verecekler. “Finişte görüşürüz” diyoruz birbirimize sarılırken.

Ve Start…

Bisiklet yarışmacıları birbiri ardına start alanında sıralanıyor. Ben arkalardan başlamaya önceden karar verdiğim için gerilerde duruyor, diğer bisikletçilerle sohbet ediyorum. İçlerinden biri yarışa her sene katıldığını, 19. kilometrede bisiklet sürmeye müsaade etmeyecek kadar balçıklı ve derin bir geçiş olduğunu anlatıyor. O noktaya geldiğimde bisikleti gidon ve selesinden tutarak sırtıma almam ve yokuşu koşarak çıkmam gerektiği konusunda beni uyarıyor. “Sakın bisiklete binmeyi deneme. Çamurdan tekerler kitlenir. Bir de çamuru kazımaya uğraşırsın.”

Esasında benzer tavsiyeleri defalarca dinlemiş, kulağıma küpe yapmış olmama rağmen, yarış boyunca o yarışçının sözleri kulaklarımda çınlıyor. 19. kilometrede bisikletten inilecek, bisiklet sırtlanacak. Yoksa tekerler kitlenir. 19… çamur… bisiklet… teker… Ruhi Bey nasılsınız? Ben biraz heyecan yaptım.

Hakemler hazır. Geri sayım başlıyor. Sonüçkiiibir… O ana kadar yavaş akan zaman, başlama düdüğünün ötmesiyle aniden hızlanıyor. Bisikletçiler hızla start alanından çıkarak ormanın içine doğru giden asfalt yolda ilerliyorlar. Bense en geriden ekibi takip ediyorum. Arkamdan bir seyirci sesleniyor. “Hadi bas bas bas. Geride kaldın.” Bu ufak tezahüratla gülümsüyorum. Adamın dediği gibi hızla pedal çevirip arkalardaki ekibi yakalıyorum. Arka ekiple birlikte çam, kayın ve göknar ağaçlarının içinde, ormanın derinliklerine doğru pedallamaya başlıyoruz.

Parkur haritası: Harita üzerindeki sayılar tamamlanacak kilometreleri gösteriyor.

Derine Daha Derine…

Bisiklet parkuru Taşdelen Ormanının aşağı kısmından yani Taşdelen Mesire Alanından başlıyor. Hava soğuk ama tertemiz. Şansımıza ne kar, ne yağmur var. Pedallarken ara ara İstanbul’un ışıkları uzaklardan göz kırpıyor. Yaklaşık 6,5 kilometrelik bir tırmanıştan sonra 500 metre dik bir iniş çıkıyor karşımıza aniden. Bir süre sonra yarışın üçte birinin, yani ilk 10 kilometrenin bittiğini haber veriyor saatim.

Parkurun toprak yapısı hafif taşlı ancak Ultimate Cunda’daki gibi çok teknik bir parkur da değil. Geniş yangın yollarından fazla ayrılmadan seyrediyor. Bu da, iki kişinin rahatça yan yana bisiklete binebilmesi demek. Böylece, parkuru dar yollardan oluşan Cunda’dakinin aksine, insanların birbirlerini geçmek için agresif manevralar yapmalarına gerek kalmıyor. Yarış esnasında uzun sıralar, tıkanıklıklar oluşmuyor. “Soldayım.” diye seslenip hiç sorun yaşamadan geçmek istediğinizi geçebiliyorsunuz.

Yarışın üçte biri bittikten sonra 10. kilometreden yaklaşık 18. Kilometreye kadar dik inişler başlıyor. Yokuşlarda yorulan bacaklarımı inişlerde dinlendiriyorum. Hızımın arttığını göz önünde bulundurarak kaza yapmamak, çamura saplanmamak için hem kafa lambamı, hem gidon üzerindeki lambamı açıyor, mümkün olduğunca görüş kalitemi arttırıyorum. O sırada dolunay da bulutların arkasından çıkıyor, bana üçüncü bir ışık oluyor.

İnişle devam eden yarışın 13. kilometresinde 3. checkpoint’te mola veriyorum. O zamana kadar hiçbir checkpoint’te durmadığımdan, burada yarım limon yiyor, yarım şişe su içiyorum. Ekşi bir şey yemek enerji veriyor. Vakit kaybetmeden yola devam ediyorum. İniş 18. kilometreye kadar sürüyor. Odaklanmamı yüksek tutarak, yoldan başka hiçbir şey düşünmeden mümkün olan en hızlı şekilde yokuş aşağı sürüyorum. Burada artık çamur geçişleri başlıyor. Önceden tembihli olduğum için hemen bisikletten inip bisikleti omuzlayarak geçiyorum.

Fotoğraf: goshots.net. Maalesef kendi fotoğrafıma rastlayamadım. Ama bu fotoğrafı ortamı iyi anlattığı için sevdim.

Benimle birlikte önlü arkalı ilerlediğimiz iki bisikletçi daha var. Bana her haftasonu bu parkurda bisiklete bindiklerini, çamur geçişlerinin yerlerini bildiklerini söylüyorlar. İçlerinden biri ben biraz geride kalınca beni bekleyerek derin bir çamur havuzuna girmemem için uyarıda bulunuyor. O sayede son anda kurtarıyorum. Bu dayanışma ortamına patika koşu yarışlarından aşinayım. Bir dağ bisikleti yarışında da benzer bir dayanışmaya şahit olmak hem şaşırtıyor, hem de hoşuma gidiyor. Doğa içinde yarışmak ve organizasyon ekibinin her an müdahale etme imkânının olmaması, yarışmacılarda başka sporcuları koruma kollama hissi uyandırıyor belki de.

Bir başka çamur geçişinde fena tökezliyorum. Önce ayak bileklerime kadar çamura batıyorum. Panik olunca dizimin altına kadar balçıkla dolu daha derin bir çukura giriyorum. Buz gibi su ile karışık çamur ayakkabılarıma doluyor. Su o kadar soğuk ki ilk aklıma gelen soru “Bu kadar üşürken yarışı nasıl bitireceğim?” Ruhi Bey nasılsınız? Ben biraz üşüyorum.

Kaldığım yerden sürmeye devam ediyorum. Bir süre sonra ne ayağımın üşümesi aklımda kalıyor, ne de baştan aşağı çamura bulanmış olmam. İtiraf edeyim, bu sefil halimden zevk bile aldığımı söyleyebilirim. Eninde sonunda finişe varacağımı, orada kuru kıyafetlerimin, yün çoraplarımın ve her şeyden önemlisi arkadaşlarımın beni bekliyor olacağını düşünmek motivasyonum oluyor.

18.5. kilometrede bir checkpoint daha geçiyoruz. Kurulanmak ve biraz çantamdaki pekmezden yemek, üstüne de biraz su ve kola içmek için iki dakika kadar duruyor, fazla oyalanmadan devam ediyorum. 23. kilometreye kadar sıkı bir tırmanış beni bekliyor.

Tırmanışların bir kısmı o kadar dik ki, toprak yapısı uygun olmasına rağmen eğim nedeniyle bisiklete binmek mümkün olmuyor. O esnada benim gibi 30K parkurunda yarışan iki bisikletçiye rastlanıyorum. Yokuşların dikliğinden sinirleri bozulmuş, bisikleti yanlarında sürükleyerek tırmanıyorlar. Bir tanesi bana dönerek: “Yarışa gelmedim ben, bisikletimi gezintiye çıkarmaya geldim.” diyor. O hal ve şartlarda bu şaka üçümüze de çok komik geliyor. Kahkahalarla gülüyoruz, ellerimizde bisikletler tırmanmaya devam ediyoruz.

Çamur Tepesi: Demek Bahsettikleri Buymuş!

Bu zamana kadar anlattığım çamur geçişleri 6 birim zor ise, parkurda öyle bir çamur geçişi karşımıza çıkıyor ki; ben diyeyim 9 birim, siz deyin 10. Dimdik bir yokuşla vıcık vıcık bir çamurun birleşimi duruyor karşımda. Çamurun yoğunluğu tekerleri kilitleyeceğinden bisikleti yerde sürükleyerek yanımda taşımam mümkün değil. Bisikleti sırtıma alsam da yokuş öyle dik ki, sıkı kas gücü istiyor. Üstelik benim zavallı bisikletin ağırlığı üstüne yapışan çamurlardan iki katına çıkmış. Sırtta taşımak iyice zor.

Ben yokuşa, yokuş bana öylece bakarken yanıma daha sonra sohbet ettiğimde bir hastanede çalıştığını öğrendiğim bir bisikletçi geliyor. Birlikte önce derin bir offfff çekiyoruz. İçinde beş altı f var. Sonra da vakit kaybetmeden bisikletleri sırtlıyoruz. Ufak adımlarla çamurlu tepeye tırmanıyoruz. Çamur öyle kaygan ki, bir küçük adım ileri gittiğimizde, bir büyük adım geri kayıyoruz. Yokuşun son kısmı iyice dikleşince bisikleti mecburen yana yatırıp çamurda bırakıyorum. Emekleyerek yukarı tırmanıp, bisikleti ön tekerinden tutup kendime çekiyorum. Yokuş bitiyor. Düzdeyiz.

O anı bir fotoğrafçının fotoğraflamasını ya da kalemi benden kuvvetli bir yazarın yazmasını gerçekten isterdim. Samimiyetle söylüyorum, bahsettiğim bu yokuştan daha zor bir deneyimi, ne bir bisiklet yarışında, ne de bir koşu yarışında yaşadım. Ve yine aynı samimiyetle söylüyorum, tek kelimeyle mü-kem-mel-di!

Fotoğraf: goshots.net. Koca yürekli bir abimiz Çamur Tepesi çıkışında.

Son kilometreler… Yarış bitiyor.

23. kilometreyi devirdikten sonra rahatlıyorum. Birazdan başlangıçtaki yola bağlanacağız ve ben tanıdık bir rotaya çıkacağım. Bu kilometrelerde yol yavaş yavaş inişe geçiyor. Arada ufak tırmanışlar da olsa da pek dikkate değer değil. (Çamur Tepesinden sonra zor kavramım mı değişti?)

İnişleri mümkün olduğunca hızlı ama yine de dikkatli inerek finişe 2:58 dakikada ve genelde 49/73, kadınlarda 5/6 olarak geliyorum. Finişte beni bekleyen arkadaşlarımla kucaklaşıp birbirimizi tebrik ediyoruz. Endorfin ve adrenalinden yüzlerimiz gülüyor. Herkes birbirine çamurlu ayakkabılarını gösterip gülüyor: “Ne çamurdu ama!”

Yarış sonrası

Yarış sonrası oyalanmadan arabaya dönüyoruz. Adrenalinin etkisinin yavaş yavaş geçmesiyle ne kadar üşüdüğümü fark ediyorum. Ayaklarımı hissetmiyor gibiyim. Hemen üstüme yünlü kıyafetlerimi ve çoraplarımı giyiyorum. Bisikletleri arabaya tıkıştırıp otelin yolunu tutuyoruz. Odaya vardığımızda hemen sıcak bir duş alarak en azından vücudumuzdaki çamurlardan arınıyoruz. Birkaç saat önce “zorunlu sebeplerden” yarım bıraktığım uykuma kaldığım yerden devam ediyorum. Bu kez kol ve bacaklarımda yarıştan kalan tatlı sızılar ve aklımda Edip Cansever’in dizeleriyle. Ruhi Bey nasılsınız? Ben çok iyiyim.

Seneye görüşmek dileğiyle.